Bir zamanlar küçük, kendi halinde bir yerdi Esenyurt. Toprağın kokusunun asfaltın önüne geçtiği, insanların birbirini tanıdığı, selamın eksik olmadığı bir yer… Romanların neşesiyle, Trakyalıların sıcaklığıyla yoğrulmuş bir mahalle kültürü vardı burada. Kimse büyük hayaller kurmazdı belki ama herkes huzurun ne olduğunu bilirdi.
Sonra bir gün “şehir olma” hikâyesi başladı.
Esenyurt belediye oldu. Kağıt üzerinde büyüdü, haritalarda genişledi. Ama mesele sadece sınırların büyümesi değildi; asıl mesele, o büyümeye hazır olup olmadığıydı. İşte o sorunun cevabı hiçbir zaman doğru verilmedi.
Göç başladı… Hem de durmaksızın.
Anadolu’nun dört bir yanından insanlar geldi. Kimisi ekmek derdine, kimisi umut peşine, kimisi de İstanbul’da “insanca bir yaşam” kurma hayaline tutunarak… Esenyurt, bir anda herkesin umudu oldu. Ama o umut, plansızlığın ve kontrolsüzlüğün içinde yavaş yavaş eridi.
Yollar çamurdu, altyapı yoktu, su sıkıntısı vardı. Ama bunlar bile yetmedi. Çünkü asıl kırılma noktası başka bir yerdeydi: imar.
Bir imza atıldı, bir plan değişti… Ve Esenyurt’un kaderi o gün değişti.
Toprak, rantın diliyle konuşmaya başladı. Yeşil alanlar betonla tanıştı. Sokaklar daraldı, binalar yükseldi. Nefes alınacak yerler azaldı, insan sayısı arttı. Her boşluk bir inşaata dönüştü. Her inşaat yeni bir yük getirdi. Ama ne yollar genişledi, ne altyapı güçlendi, ne de sosyal yaşam buna ayak uydurabildi.
Ortaya ne çıktı?
Kalabalık… Ama düzensiz.
Binalar… Ama ruhsuz.
İnsanlar… Ama yalnız.
Ve zamanla Esenyurt, haber bültenlerinde anılmaya başladı. Ama ne yazık ki başarı hikâyeleriyle değil… Trafikle, suçla, karmaşayla.
Peki soralım şimdi:
Esenyurt’un suçu neydi?
Toprak mı suçluydu?
Oraya gelen insanlar mı?
Yoksa o insanlara “burada bir hayat var” deyip, sonra onları betonun içinde unutanlar mı?
Gerçek şu ki; Esenyurt ne ilk ne de son. Bu, plansız büyümenin, kontrolsüz kentleşmenin ve rant uğruna yapılan hataların bir hikâyesi. Esenyurt sadece bunun en görünür yüzlerinden biri oldu.
Bugün hâlâ binlerce insan orada yaşam mücadelesi veriyor. Sabah işe gitmek için saatlerce yolda kalanlar, çocuklarını park yerine beton arasında büyütenler, “şehirde yaşıyorum” deyip aslında şehrin yükünü çekenler…
Esenyurt bir sonuçtur.
Bir ihmalin, bir aceleciliğin, bir açgözlülüğün sonucu.
Ama belki de en acısı şu:
Esenyurt hâlâ umut barındırıyor.
Tüm bu karmaşanın içinde hâlâ yaşamaya çalışan, direnmeye çalışan insanlar var.
Ve belki bir gün…
Gerçekten planlı, gerçekten yaşanabilir bir şehir olmanın ne demek olduğunu hatırlayanlar çıkar.
O güne kadar sormaya devam edeceğiz:
Ah Esenyurt… Senin günahın neydi?





